Hayatta hemen her şeyin bir kesin
taraftarı bir de hiç kaale almayanı, fırsat buldukça aşağılayanı
var. Modada da durum bu. Sıkı takipçileri ve savunucuları ile yerden
yere vurucuları olduğu gibi fırsat buldukça ucundan izleyenleri
de bol. Yalnız her halûkârda değişmeyen bir durum var ki, moda
hayatın en ince çatlaklarına kadar bir şekilde nüfuz etmiş durumda.
Burada sadece giysi ve aksesuar modasından bahsettiğimizin altını
çizelim ki karışıklık olmasın; yemenin içmenin hatta düşünce
tarzlarının bile modası var zira.
Üzerimize giydiklerimizi, takıp
takıştırdıklarımızı her şey bir şekilde etkiliyor. Moda anlayışını
ister kendi süslü dünyalarında üzerimize giyip ortalıkta dolaşamayacağımız
kılıklar tasarlayan modacılardan ibaret düşünelim ister sokaktan
doğan ve sokaktan beslenen günlük akımlardan, sonuçta onu etkileyen
önemli bir mecra da gözardı edilemez: televizyon.
Televizyon ve moda kelimelerini
aynı cümle içinde kullanmaya kalkıştık, dolayısıyla lafa girişeceğimiz
nokta Sex and the City olacak mecburen. Elbette ki bahsedeceğimiz
dizilerin takipçileri için yazı daha bir anlam ifade edecektir, onu
da söylemiş olalım.
Sex and the City, hayatlarını
New York’un keşmekeşi içinde geçiren ama aslen bundan değil de
istedikleri erkeği ve kafalarına yatan ilişkiyi bulamamaktan şikayetçi,
kankalık müessesesinin sıkı üyesi dört modern kadının öyküsü.
Tümünün de kendi ayakları üzerinde durmalarına yetecek maddi olanakları,
işleri güçleri mevcut. Sık sık öğle yemeklerinde buluşuyorlar,
gece klüplerinde, hip restoranlarda boy gösteriyorlar. Dördünün
de tarzları birbirinden farklı. Kıyafetleri ise dizinin çarklarından
önemli bir tanesi; karakterleri daha özel ve gerçek gösteriyor.
Birbirinden farklı dedik ya;
ekibin lideri desek kimsenin itiraz edemeyeceği Carrie, kendini modaya
adamış ama kurbanı da olmamış bir karakter. Şehirli bir stil ikonu,
seksi ve zevk sahibi kıyafetleri nasıl taşıyacağını bilen biri.
Kıra pikniğe giderken bile yüksek topuklularından asla ödün vermeyen,
maddi varlığının yarısını rahatlıkla Manolo Blahnik, Jimmy Choo
ayakkabılara yatırabilen ve bununla da mutlu olan bir kadın. Bunun
sebebi kendini tüketim çılgınlığına bilinçsizce kaptırmış
olması değil, benliğinde son moda ayakkabılar için ayrılmış
içten ve özel bir yere sahip olması. Varlığı biraz da buna bağlı.
İkinci el pazarından aldığı bir tünikle 500 dolarlık ayakkabılarını
birbirine yakıştırabilmesi de bunun doğal bir sonucu.
Dizinin güçlü ve özgüveni
sonsuz kadını Samantha, bunu destekleyecek ölçüde seksi ama bazen
bir o kadar da rüküş giyinebiliyor. Bazı gece elbiseleri ve aksesuarlarında
göz alıcı fosforlu renkler gezinirken yeri geliyor siyah, zarif bir
elbiseyle durumu dengeliyor. Cömert dekoltesi asla eksik olmadan tabii.
Charlotte, yumuşak ve sevimli
havasını destekleyen zarif etek – bluzlar, saç bantları ve trençkotlarla
‘60’larda yaşasaymış keşke’ hissini her daim canlı tutarken
Miranda sert karakterini destekleyen erkeksi çizgilere ve klasik, garantili
bir tarza yakın duruyor çoğu zaman.
İddiamız dizinin hiç ortada
olmayan şeyleri moda haline getirdiği değil. Yine de özellikle Carrie
karakterini canlandıran Sarah Jessica Parker’ın bir moda ikonu ilan
edilmesi, dizinin devam ettiği yıllar boyunca yüksek topuklu stilettoların,
şık pardösülerin, çiçekli yaka iğnelerinin, tasarımcı elinden
çıkma çantaların moda gündemine damgasını vurması konunun ciddiye
alınması için yeterli sanki.
Gelelim zamanlama ve karakter
yaş ortalaması olarak daha genç bir diziye: The O.C. California
sahillerinin doğuştan zengin, yaşları 20’yi bulmuş bulmamış
pırıltılı gençlerinin giydikleri, diziyi izleyen aynı yaş kuşağı
tarafından anında taklit edilmeye başladı. Özellikle ilk sezonda
‘ailevi sorunlarım nedeniyle şımarık olmakta çok haklıyım’
Marissa’nın giydiği babet ayakkabılar, pırıltılı, boyundan
bağlamalı üstler, minyon ve esmer güzel Summer’ın kendine pek
yakıştırdığı straplez elbiseler, mini mini fırfırlı etekler,
sevimliliği ve şirin konuşmasının zengin ve hayatı fazla kolay
bir çocuk olduğunu hemen unutturan Seth’in üzerinde gördüğümüz
kısa kollu, grafik baskılı tişörtler, uzun kollu şık gömlekler
ve fakir mahallesinden zengin sahil kıyısına düşen sonradan şanslı
Ryan’ın tercih ettiği kısa kollu gömlekler ve kapüşonlu önü
açık sweat-shirt’ler, sokaklarda, partilerde, kumsallarda dolaşan
gençlerin üzerinde gördüklerinize çok benziyor.
Ne giymeli ne giymemeli konusunda
en çok ahkâm kesilen dizilerden biri de Will and Grace idi.
İki eşcinsel erkek, onların en yakın arkadaşları olan iki kadın,
hayatlarına girip çıkan kısa ve uzun vadeli sevgilileri etrafında
dönüp giden dizinin moda konusundaki en büyük iddiası, gay erkeklerin
sahip oldukları ince zevk ve öngörü idi. Will’in birbirinden şık
kadife ceketleri, üzerine oturan klasik kesim pantolonları ve boğazlı
kazakları, Jack’in ekoseli süveterleri ve canlı renklerdeki gömlekleri,
Grace’in havalı, kimi zaman cafcaflı, bol renkli, cesur elbiseleri,
Karen’ın üzerine oturan son derece şık ve pahalı tayyörleri,
dekolte bluzları ve süslü çantaları; hepsi bir şekilde dizide
kendine ayrı bir karakter olarak yer bulur, karakterleri daha iyi algılamamızı
sağlardı. Ayrıca kızıl ve dalgalı saçların yeniden gündeme
oturmasında Grace’in büyük payı olduğu da ortada.
Son dönemin popüler ve başarılı
dizilerinden Desperate Housewives, özellikle de ana karakterleri
arasında emekli bir model barındırması vesilesiyle yazımızda kendine
doğal olarak yer buluyor. Sorumsuz ve aklı bir karış havada ev kadınımız
Gabrielle, pırıltılı dekolte elbiseleriyle, fosforlu büstiyer ve
dar pantolonlarıyla arz-ı endam etmeyi seviyor. Bree, 50’li yıllardan
kopup gelmişçesine asil havası içinde, dar kalem etekleri, düğmeli
triko hırkalarıyla kurabiye pişiriyor. Lynette, yoğun iş hayatının
temposuna uygun sade, çok amaçlı, fazla dikkat çekmeyen ama kaliteli
elbiseler, etek-ceket takımlar ve dar gömlekleri kendine yakıştırıyor.
Susan, dar jean pantolonları, askılı bluzları ve şifon gömlekleri
ile gayet hoş. Edie ise dekoltede sınır tanımıyor; koşuya bile
daracık eşofmanları minicik üstler ile kombinleyerek çıkıyor,
babydoll kılıklı seksi bluzlar giyiyor. Etrafta kahramanlarımız
gibi giyinmeye hevesli ev kadını olsun olmasın, çaresiz ya da değil
pek çok dişinin mevcut olduğu gerçeği, dizinin yayında olduğu
iki sene içinde bariz şekilde kendini gösterdi.
Şık olmak kötü bir şey değil.
Modanın hoşluklarını takip etmek de öyle. Dizilerin moda alemine
etkisine itirazımız da yok; ta ki podyumlarda Lost esintilerine
rastlayana kadar. Kim yırtılmış jean pantolonlar ve rengi solmuş
tişörtlerle gezmek ister ki? Gerçi bir dakika...