Bir filmde ne kadar gerilim kaldırabilirsiniz?
Peki bir filmde ne kadar macera kaldırabilirsiniz? Hadi onu bırakın,
bir filmde ne kadar dram sizin kararınız? Peki ya ne kadar gizeme
hayır demezsiniz? Bu malzemelerden kaldırabileceğinizin daha fazlasını
40 dakikaya sıkıştırın, şimdi bunu 24 ile çarpın. “Lost”a
hoş geldiniz. Burada yaşadığınız her şeyin başka bir sebebi
daha var.
“Lost”, ABC tarafından “Castaway:
The Series” adlı macera soslu bir drama olarak düşünülüyormuş.
Akabinde projenin başına J.J. Abrams geçmiş. Akabinde ABC yöneticilerinden
Lloyd Braun, 12 milyon dolarlık pilot bütçesini onayladı diye kovulmuş.
Tanımayanlar için J.J. Abrams, tedrisatını “Alias” ile yapmış
ve en fena peyniri bile küfünü şöyle bir alıp rokfor haysiyetiyle
önümüze sunacak kıvama erişmiş yüce bir şahıs olduğundan nihayetinde
ortaya işte böyle azman bir dizi çıkmış. Af buyurun, şakkadanak
“şöyle bayılıyoruz, böyle fevkalade” kısmına hopladık, esasında
bu diziyi hala bilmeyen bir güruh olduğu hakikatini atlamış bulunduk.
Kabul etmek gerekir ki yakında aydınlanmanın hasını yaşayacak
olan, ama şimdilik konu hakkında cahil cühela bu okurlar için (ki
kendilerinin son bir yıldır gizemli bir adada mahsur kalmış olma
ihtimalleri de var, değil mi ya) diziyi şöyle bir özetlemek adettendir.
“Lost”, Oceanic Havayolları’nın
815 sefer sayılı Avustralya – Amerika istikametli uçuşunun, ne
idüğü belirsiz tropikal bir adada nihayetlenmesi ile başlıyor.
“Gilligan’ın Adası”nı izleyerek büyümüş bir nesil olarak
cıscıvlak kalıveriyorlar gizemli adada. “Dilinizden dil beğenin
ve onu yutun” mertebesindeki bir açılış ve onu takip eden, coştukça
coşan bir pilot bölümü ile kazanın hemen arasından yaşananlara
şahit olmaya başlıyoruz. Duyuyor musunuz, işte maratonun ayak sesleri
de ufaktan kulağınıza çalınmaya başladı. Bir sinema filmi kalitesindeki
pilot bölümün sonunda bu sesler de gümbürtü olarak nihayete varacak
ve 15 dakika içinde olmanız gereken çok mühim bir yer yoksa gayri
ihtiyari ikinci bölümlü izlemeye başlayacaksınız. Olmanız gereken
bir yer varsa da büyük ihtimal yalandan bir mazeret uydurmak için
zaten fıldır fıldır dönen beyninizin kazandığı momentumu değerlendireceksiniz.
“Lost”, “24”ten sonra maraton halinde izlenmeyi en çok hak
eden dizi, işin doğrusu “24”ün ilk sezonundan beri bizi bu kerte
heyecanlandıran başka bir yapım da olmamıştı. Hollywood’un uşağı,
J.J. Abrams’ın kölesiyiz. Lime lime olmuş “Josh Whedon Is My
Master” tişörtümüzün yerine ne giyeceğiz belli oldu.
Efendim gel zaman git zaman, 40
kadar kişinin bu faciadan kurtulduğu anlaşılıyor. İlk anda öne
çıkan karakterlerden Jack, Kate ve Charlie, kokpiti bulmak üzere
ormanın derinliklerine dalıyorlar. Kokpiti ve son nefeslerini vermek
üzere olan pilotu bulduklarında öğreniyoruz ki rotalarından sapmışlar
ve yardım gelmesini daha çoook bekleyeceklermiş. O sırada öğrendiğimiz
bir diğer hakikat de adada yalnız olmadıkları. Oda arkadaşları
da, şahsen tanışmadık ama, tahminen adamı ortadan çıt diye ikiye
kırıveren dinozor benzeri şen şakrak yaratıklar. Vay canına ne
kadar gerçekçi oynamışlar dediğimiz (sonradan gerçekçi dediğimiz
şeyin gözleri kapalı şekilde içine sokulup gözleri açılınca
salkım salkım sallanmaktan ileri gelen bir bir şapşallık yaşamaları
olduğunu öğrendiğimiz) dehşetli bir kokpit sahnesinde Charlie’nin
uyuşturucu bağımlılığını da öğrendikten sonra entrikayı az
buçuk çözdüğümüzü anlayıp olayları izlemeye devam ediyoruz.
Yalnız bir şey var ki, “Lost”taki entrika öyle çözülür cinsten
değil. O ana kadar gördüklerimiz de asıl olay örgüsünün onda
biri değil. Dinozorlardan da büyük problemleri var, düşünün artık.
“Lost”un formülize bir dizi
olduğu açık. Ethan’lı kısımların psikolojik gerilimi, medyumjlu
bölümlerdeki doğa üstü gerilim hep ölçülüp biçilerek yedirilmiş.
Nereden vuracağı düşünülmüş, tahmin ettiğiniz yerlerden de
vuran, formülü misler gibi işleyen bir dizi yani. Arkasındaki esas
başarı, nereden vuracağını asla tahmin edemeyeceğiniz kısımlara
da çalışması. Şok etmeyi birincil silah bellemiş yazarlar, konunun
asla tıkanmaması, ilginin kaybolmaması, kaybolmak nasıl lakırdı,
katlana katlana artması için akla gelmedik cambazlıklar yapıyorlar.
“Akla gelmedik” burada altı çizilmesi gereken anahtar kelime.
Şimdi bir şeyleri ifşa etmeden, örnek vermeden nasıl anlatsak?
Yoksa kaza aslında “kaza” değil mi, yoksa adadaki insanlar tesadüfi
olarak seçilmemiş mi, yoksa hepsinin kendine sakladığı sırlar
birbiriyle alakalı mı, yoksa hepsi adayla bir şekilde bağlantılı
mı? Bu gizemli adada görünen hiçbir şey göründüğü gibi değil,
olayların nasıl gelişeceğini tahmin etmek için en “e daha neler”
tahminlerinizi listeleyip, aralarından en “bu kadarı da fazla”
olanı seçmeniz gerekiyor. Birkaç tahmin tuttu mu, hayırlı olsun.
Peki bitti mi? Hayır efendim, bu sefer de ters köşeye yatmamak için
olası ihtimaller içinden en normalini seçmek gerek. İşte böyle
maymun olmamak için bırakın senaristler kendi işlerini yapsın,
siz de kendi işinizi yapın; yaymak suretiyle, illa ki bir kişiden
fazla olarak gizemin çıldırtıcı derecede yavaş tempoda çözülmesine
şahit oldun. Bu arada çözülenden hızlı yeni gizem ağları örüldüğünü
fark ederseniz bu da sizin talihsizliğiniz artık.
Aslında bu ballandıra ballandıra
anlattığımız gizemli mevzular dışında diziyi sürükleyen, her
bölümün sonunda bağımlılar gibi daha fazlası için çıldırtan
başka unsurlar da mevcut. Bunlar ki bacımız eniştemiz gibi içli
dışlı olduğumuz karakterler ve arkalarındaki hikayeler oluyor.
Oyuncular o kadar başarılı ki bazı karakterler, sadece seçmelerde
vazgeçilemeyeceği anlaşılan oyuncular için özellikle eklenmiş.
Tabii terden kahverengi olmuş tişörtleriyle bile bir alımlılar
bir alımlılar, koltukaltları her daim pırıl, tırnaklar her daim
manikürlü. Hatta Kate’in pilot bölümünde deniz kenarında geçen
bir sahnesi var ki bu kadarı cinsel istismar sinemasının hudutlarına
girmeli. Bu karakterlerin hikayelerini flashback’ler olarak izlemek,
ilk bölümlerde bir tatlı heyecan olarak algılanırken sonraki bölümlerde
dehşetle yüzümüze çarpılan hadise şu ki aslında tüm bu flashback’lerin
ana entrika hakkında ipuçları vermekten başkaca bir derdi yok. Yine
“24”ten beri en kıyak “tipe bak abi, kesin bunun başının altından
çıkıyor hepsi” bakışları burada. Her karakterin uçağı düşürüp
zavallılara kumpas kuran hain olduğunu bir kere düşünüyorsunuz.
Düşündürtüyorlar. Zaten dizideki entrikalar bir süre sonra öyle
bir boyuta geliyor ki doğaüstünün de bir limiti olduğunu, bu kadarını
da kaldıramayacağını, yaşanan her şeyin insan elinden çıkma
durumlar olduğunu düşünüyorsunuz. Yani düşündürtüyorlar, sizin
bir şey düşündüğünüz yok, beyniniz çoktan pes etti, farkında
değil misiniz yoksa?
J.J. Abrams, şu sıralar “M:I
3” ile uğraşıyor, “Alias”ı bitirmeye çalışıyor ve “Lost”un
2. sezonu ile ilgileniyor. Umuyoruz ki üzerindeki baskı, ileriki bölümlerin
hayal kırıklığı yaratmasına sebep olmaz. Umuyoruz ki senaryonun
sonu bellidir, “hepsi rüyaymış, bakın hele, ah hah” şeklinde
bitmez. “Angel”, “Buffy”, “X-Files” gibi dizilerin sonraki
sezonlarda daha başarılı olduğunu düşünüyoruz da, aynı hızla
ilerlediği takdirde “Lost”un 3. sezonunda nasıl kendinden geçeceğini
tahayyül dahi edemiyoruz.
Ekstra:
4, 8, 15, 16, 23, 42. Bu sayılar
ne anlama geliyor? Araştırmayı sevmeyen ama dikkatli izleyici için
dizinin her yerinde bunlara rastlamak olası. Hurley’nin 815 sayılı
uçuşa 23. kapıdan girerken akasından geçen futbolcu kızların
sırt numaralarının 4, 8, 15, 16, 23, 42 oluşu gibi açık örneklerin
yanında Locke’un tekerlekli sandalyeye 4 senedir mahkûm olması,
adaya düştüğünde Claire’in 8 aylık hamile olması, Danielle’in
ekibinin 15 kişi olması, yardım çağrısının 16 yıldır dönüyor
olması, dizideki tüm saatlerin hep bir şeyi 23 geçiyor oluşu, Ana’nın
koltuk numarası gibi orta ölçekte açık örnekler de var. Tabii
kasıp 815 numaralı seferi Lockheed Tristar L-1011 modelinde 42 sıra
koltuk vardı, Kate’in arabasının plakası 16. eyalet olan Nebraska,
Locke’un bulmacasını gördüğümüzde 42. soruyu yapıyordu gibi
ayrıntılar bulmak da mümkün. Biraz araştırınca yazarların, dizide
sayıyla ilgili her şeyi saplantılı olarak bu sayılarla ilişkilendirdiğini
ve her bölümde onlarca referans olduğunu görüyoruz.
Öte yandan dizinin fanatikleri
arasında çok popüler bir başka teori var, o da Locke’un ismini
aldığı matematikçi Marseille Roussau’nun 1988’de ortaya attığı
“genetik kopya teorisi”. Roussau’nun genetik kopya teorisini açıklamak
için kullandığı sayı dizisi, elbette ki 4, 8, 15, 16, 23 ve 42.
Teoriye göre herkezin bir ikizi var. Hani bir zamanlar pek popüler
olan “6 degrees of Kevin Bacon” oyunu vardı, işte oradaki gibi
Roussau’ya göre insanlar 4
aşamada ikizlerine ulaşabilirler. İkiziniz 8 kıtadan birinde.
İkizinizla karşılaşma ihtimaliniz 4,815,162,342’de 15. Aynı anda
ikiziyle karşılaşabilecek maksimum kişi sayısı 16 (bilin
bakalım “Lost”ta kaç ana karakter var). Doğanın sizle aynı
genetik kodlara sahip birini dünyaya gelmesine izin vermesi için doğumunuzun
üzerinden 23 yıl geçmesi gerekiyor. Sizin ve ikizinizin aynı
anda hayatta olabileceği yıl sayısı 42. Ancak bu herkes 65
yaşında ölecek anlamına gelmiyor. Tabii bu teorinin viral bir pazarlama
olma şansı da her zaman mevcut.
Son ve en yeni teori şöyle:
Sayıları ilk ortaya çıkaran Lenny’nin tedavi gördüğü klinikte
oynadığı oyunda malûm sayıların denk geldiği noktalatrı birleştirince
ters bir büyük ayı takım yıldızı sembolü ortaya çıkıyor.
4. diskteki “Special” bölümünde gökyüzünde ters şekilde duran
bir büyük ayı takım yıldızı ayan beyan ve kocaman görünüyor.
Tesadüf?
Ekstra:
Karakterler, görünenin ötesinde
birbirleriyle alâkalı. Ancak bu alâkaları kurabilmek için izledikten
sonra kafa patlatmak gerekiyor…
* Hurley + Locke = Hurley’nin
California’da bir kutu fabrikası var, Locke Tustin’de bir kutu
fabrikasında, yani aslında Hurley için çalışıyor. Hurley’nin
eski patronu Randy, şimdi Locke’un patronu. Locke’un annesinin
yattığı klinik ile Hurley’nin kliniği aynı.
* Locke + Charlie = Locke, Charlie’nin
müzik grubu Driveshaft’ın hayranı.
* Shannon + Danielle Rousseau
= Danielle’in bir “La Mer” takıntısı var. Shannon Fransa’da
sürekli “Finding Nemo” izleyen bir çocuğun bakıcısıydı. “La
Mer”, “Finding Nemo”nun Fransız baskısı DVD’sindeki şarkılardan
biri. Çok büyük ihtimalle Shannon, Danielle’in oğlunun bakıcısıydı.
* Boone + Sawyer = Boone Avustralya’da
polis istasyonundayken aynı istasyonda Sawyer’ı görüyoruz.
* Sawyer + Hurley = Hurley’nin
loto rakamını açıklayan kızı daha sonra Sawyer ile görüyoruz.
* Shannon + Jack = Jack Sarah’ı
tedavi etmeye çalışırken yanında ölen adam Shannon’un babası.
Shannon’un flashback bölümünde Jack’i hastanede koşuştururken
yakalayabilirsiniz.
* Danielle + Kate = Danielle’in
ekibindeki Montand ile Kate’in Avustralya’daki arkadaşı Ray aynı
kişi. İsmi neden değişik henüz bilmiyoruz.
* Kate + Hurley = Kate’in mektubunun
içinden çıktığı kutu, Hurley’in fabrikasının ürünü.
* Ethan + Hurley: Ethan, Hurley’nin
ürettiği ayakkabılardan giyiyor.
* Jack + Kate = Kate’in Driveshaft
fanı arkadaşı, Jack’in babasından devraldığı operasyonda ölen
kadın.
* Kate + Michael + Locke = Kate
ve Tom’un çarptıkları araba, Locke’a ve Michael’a çarpan araba.
* Danielle ve geri kalan herkes
= 4, 8, 15, 16, 23, 42!